,
Fotoğraf bloğum: TIK
Sanem'in Penceresi
17 Mayıs 2012 Perşembe
19 Mart 2012 Pazartesi
Alice Harikalar Diyarında
Alice, nehrin kıyısında otururken, beyaz bir tavşanın
önünden hızla geçtiğini görür. Cebinden çıkardığı saate bakıp “Aman Tanrım çok
geç kaldım, aman Tanrım çok geç kaldım!” diyerek nefes nefese koşan bu tavşanla
başlar hikaye.
Alice gördükleri karşısında hayretler içinde kalır. Oturduğu
yerden kalkıp tavşanı takip etmeye başlar. Tavşan, kocaman bir tavşan deliğine
atlar ve gözden kaybolur. Alice de tavşanın peşinden atlar aynı deliğe ve uzun,
karanlık bir koridordan yuvarlanarak aşağı doğru kaymaya başlar. Koridorun
sonunda ulaştığı yer epey renklidir.
Bundan sonrası, konuşan hayvanlar, garip bitkiler,
içtiği iksirlerle bazen büyüyen bazen küçülen kızımız Alice ve başına gelen
ilginç olaylardan ibaret. Hayal gücümüzü harekete geçiriyor evet. Çok sevilmiş
olmalı ki, çizgi filmi de çekilmiş, tiyatroda da oynamış. Ama ben yine de edebiyat
konusunda “Ne varsa Türk Edebiyatı Klasikleri’nde var” diyenlerden olduğum
için, (en azından şimdilik bu böyle) çok da ayılıp bayılınacak bir şey göremedim.
Biraz daha büyüsün, kızıma da okutacağım. Bakalım o ne
düşünecek?Yazar: Lewis Carroll
Çeviren: Sinan Ezber
İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa sayısı: 128
15 Mart 2012 Perşembe
Yeşil Peri Gecesi
Ne kadar sürükleyici bir anlatımı var Ayfer Tunç’un.
Acaba diğer kitaplarında da buradaki gibi her sayfa bir sonrakini böyle
tetikliyor mu, deneyip görmek lazım.
“Osman’ı bağışlamam gerekiyordu. Başka türlü olamazdı. Başka türlü onunla olamazdım. Allah’tan kolayca bağışlayabiliyordum. Bağışlayıp unutmak, hesaplaşmaktan çok daha kolaydı. Bağışlıyordun ve bitiyordu. Başını alıp gitmen, hayatını değiştirmen gerekmiyordu. Kaldığın yerden aynen devam ediyordun. Spotless mind oluyordun. Ne güzeldi! Sonsuz gün ışığı.”
“Hayatta ben en çok babamı sevdim. Ben Ali’de babamı aradım. Sonra babam yaşındaki adamlarda Ali’yi aradım. Babamda eski babamı aradım. Bu zincir böyle giderken Osman bende annesini aradı. Ben kendimi annesiz hissettiğim için anne olmaya korktum. Benden iyi bir anne çıkmamasından, kendi parçamdan yaratacağım varlığın, sefillikte beni geçmesinden korktum. Doğurmadım. Ama Osman’ın annesi oldum. Osman’ın annesi olduğum anlar, bir sonraki güne uyanmama yaradı.”
Geçmiş zaman ve şimdi zaman arasında gidip gelen bir
roman Yeşil Peri Gecesi. Arka kapak şöyle diyor:
"Güzelliğini
zehirli bir sermaye olarak kullanan genç bir kadının hayattan öç almak için
soyunmasıyla başlayan bir düşüş hikayesidir Yeşil Peri Gecesi. Modern toplumun
ikiyüzlülüğüne, geleneklerin, alışkanlıkların zorbalığına direnen, “farkına
varmış” ve bu nedenle acı çeken bir kadının, annesiyle hesaplaşamayan bir kız
çocuğunun, okuyanı rahatsız eden ve belki de bu nedenle elinizden
bırakamayacağınız öyküsü. Cumhuriyet elitlerinin düşkün kuşakları ile orta
sınıfın can çekişen tutunamayanlarının karşılaştığı trajik bir karnavala dönüşen
kapak kızının romanı, toplumun ve bireyin ruh haritasını en ince ayrıntısına
kadar resmeden Ayfer Tunç’un güçlü anlatımıyla Türkiye’nin çürüyen yüzüne de
ayna tutmaktadır.”
“Hayat bana madem doğduğum gün çelme takıp düşürmüş yere
ve vurmaya devam ediyor, durmayayım, birkaç tekme de ben atayım kendime”
mantığıyla(!) hareket eden kahramanımız, henüz çocuk denilebilecek yaşta, kendi
hür iradesiyle hayatına soktuğu insanlarla acıyı, gözyaşını, akla gelebilecek
ne kadar iğrençlik varsa hepsini yaşar. Bu yaşadıklarının açıklamasını da; “Hayat!
Bana layık gördüğün bu yaşama karşılık, benim sana verdiğim cevaptır bu!”
şeklinde yapar. İncinenin, hırpalananın yine kendisi olacağını görmezliken
gelerek…
Anne sevgisinden yoksun büyümüş, başkalarınca horlanmış,
hep itilip kakılmış, unutulmuş bu küçük kız çocuğu, hayatına giren insanlardan,
sadece babasını ve ilk aşkı tattığı Ali’yi sever… Gerisi “–mış gibi bir yaşam”
dan ibarettir.
Yaşı ilerleyip genç bir kadın olduğunda, yaşadığı tüm
travmaların hesabını sorumlularına(!) bir bir ödetecektir. Bedeli her ne olursa
olsun.
Alıntılar:“Osman’ı bağışlamam gerekiyordu. Başka türlü olamazdı. Başka türlü onunla olamazdım. Allah’tan kolayca bağışlayabiliyordum. Bağışlayıp unutmak, hesaplaşmaktan çok daha kolaydı. Bağışlıyordun ve bitiyordu. Başını alıp gitmen, hayatını değiştirmen gerekmiyordu. Kaldığın yerden aynen devam ediyordun. Spotless mind oluyordun. Ne güzeldi! Sonsuz gün ışığı.”
“Neden
yıllarca bir umut olarak tuttum seni içimde bilmiyorum diye düşündüm. Umut bile
değildin aslında diye düşündüm. Ben bunca zamanı eskimiş, ama birbirine
derinden bağlı iki sevgiliden biri gibi yaşamıştım. Her zaman cesaretsiz, her
zaman arkada kalan, her zaman edilgin olan taraf. Sanki çiftin biri döneceğim
diyerek gitmiş de, diğeri onu bekliyormuş gibi. Yıllarca çok saçma bir hali
yaşamıştım seni bekleyerek. Hayata uymuyordu, ama aşka yakışıyordu.”
“Duygular an’dır. Gelir, geçer. İnsansak eğer,
bir duygudan bir duyguya geçeriz. Her birinde sonsuza kadar kalacağımızı
sanırız. Aşk mı? Hiç bitmeyecek ki… Ölüm mü? Hiç gelmeyecek ki… Ömür boyunca
defalarca doğarız ve ölürüz.”“Hayatta ben en çok babamı sevdim. Ben Ali’de babamı aradım. Sonra babam yaşındaki adamlarda Ali’yi aradım. Babamda eski babamı aradım. Bu zincir böyle giderken Osman bende annesini aradı. Ben kendimi annesiz hissettiğim için anne olmaya korktum. Benden iyi bir anne çıkmamasından, kendi parçamdan yaratacağım varlığın, sefillikte beni geçmesinden korktum. Doğurmadım. Ama Osman’ın annesi oldum. Osman’ın annesi olduğum anlar, bir sonraki güne uyanmama yaradı.”
Not:
İlk Kürşat Başar’ın Başucumda
Müzik kitabında rastladığım “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk. Hiçbir yere
gitmiyor” dizesine, okuyunca içimi neşeyle dolduran bu enfes dizeye burada da
rastladığımdan ve Edip Cansever’e ait olduğunu öğrendiğimden beri Edip
Cansever’i merak ediyorum ve ilk fırsatta okumak istiyorum iyi mi!!
# #
Yazar: Ayfer Tunç
Can Yayınları
Sayfa sayısı: 472
5 Mart 2012 Pazartesi
Tom Sawyer
Yeşil Peri Gecesi’ne başlamayı düşünüyordum. Aklımda
yoktu Tom Sawyer’ı okumak. Kim bilir ne zaman okurum düşüncesiyle öylece
duruyordu. Ne vakit elime geçti, ben bile şaştım.
Teyzesi ve Tom’un diyaloglarının anlatıldığı ilk 50
sayfa su gibi akıp gittiyse de, sonraları sıkıldım aslında. Belki de ruhum
yoruldu durmaksızın –neredeyse nefes nefese anlatılan- bu hareketlilikten. Kitabı sevmedim. Yaramazlıklarıyla çevresine illallah dedirten
sevimli ve uslanmaz kahramanımız Tom ve arkadaşları, farklı bir renk oldu benim
için, hepsi bu.
# #
Yazar: Mark Twain
Akvaryum Yayınevi
Sayfa sayısı: 176
Annesini küçük yaşta kaybeden ve teyzesi ve üvey
kardeşiyle yaşayan Tom (asıl adı Thomas) yaramaz mı yaramaz bir çocuktur.
Haylazlıklarıyla teyzesini çok üzen, okulu sürekli asan Tom’un maceralarıdır kitapta
anlatılan. Mahalledeki arkadaşlarıyla oynadığı oyunlar, yaşadığı serüvenler, korsan olma çabaları, kırdığı
cam, çerçeveler, kızdırdığı insanlar ve tüm bunların içinde hayal kurmaktan
asla vazgeçmeyen Tom…
Teyzesi ve Tom’un diyaloglarının anlatıldığı ilk 50
sayfa su gibi akıp gittiyse de, sonraları sıkıldım aslında. Belki de ruhum
yoruldu durmaksızın –neredeyse nefes nefese anlatılan- bu hareketlilikten. Kitabı sevmedim. Yaramazlıklarıyla çevresine illallah dedirten
sevimli ve uslanmaz kahramanımız Tom ve arkadaşları, farklı bir renk oldu benim
için, hepsi bu.# #
Yazar: Mark Twain
Akvaryum Yayınevi
Sayfa sayısı: 176
29 Şubat 2012 Çarşamba
Anima Mundi
Okurken çok keyif aldığım enfes bir romandı.
Arka kapak yazısını ekliyorum.
Arka kapak yazısını ekliyorum.
Alıntı:
"Yüreğinin Götürdüğü Yere Git adlı romanıyla bütün
dünyada milyonlarca okur bulan Susanna Tamaro, Anima Mundi’yle bir kez daha
karşınızda. Romanın kahramanı bu kez genç bir erkek: Walter. Ailesiyle birlikte
küçük bir İtalyan kentinde yaşayan Walter’in tek tutkusu, edebiyat ve şiirdir.
İçinde bulunduğu dar çevreden ve babasıyla olan anlaşmazlığından bunalarak
Roma’ya kaçan genç adam, orada istediği şeyi yapmaya, roman yazmaya olanak
bulur. Büyük güçlüklere katlanarak yazdığı romanı yayınlanır ama istediği başarıyı
getirmez. Romancılık serüveni sırasında girdiği çevrelerde kendinden yaşça
büyük bir kadınla yaşadığı aşk da hayal kırıklıklarına bir yenisini ekler.
Roma’da tanıştığı sıra dışı bir gençle olan arkadaşlığı, Walter’ın büyük
kentteki günlerine yeni bir anlam katar. Bu arkadaşıyla yaşam ve ölüm hakkında
uzun uzun tartışır. Günler geçtikçe sığındığı büyük kent, bütün ikiyüzlülüğü, yalanları,
çıkar ilişkileriyle, çirkinliğini sergilemeye başlar. Susanna Tamaro, bu
romanında da günümüzde değişen değerleri, aşkı, arkadaşlığı, yaşamı ve ölümü,
hayal kırıklıklarını şiir dolu yalın üslubuyla ortaya koyuyor."
# #
Can Yay.
# #
Yazar: Susanna Tamaro
Çeviren: Eren CendeyCan Yay.
6.basım
Sayfa sayısı: 2562 Şubat 2012 Perşembe
Ben de Çocuktum
“Ben
şimdi çocukluğumu anımsadıkça anılarımdan mutluluk duysam da, gerçekte mutlu
bir çocukluk yaşamadım. Hatta çocukluğumu bile yaşayabildiğim sayılmaz. Ama
yine de bana o günlerimi düşünmek, şimdi buruk bir tat veriyor.”
İçim burkularak okuduğum birbirinden duygusal bu hikayelerin hepsini çok sevdim.
# #
Yazar: Aziz Nesin
Adam Yayıncılık
Sayfa sayısı: 10421 Ocak 2012 Cumartesi
Başucumda Müzik
Amerika’daki değişik ortam bocalamasına neden olsa da kısa zamanda alışır. Birkaç yıl böyle yaşadıktan sonra, Türkiye’den gelen bir haberle yıkılır. Babası ölüm döşeğindedir. Uçağa atlayıp yurda döndüğünde hastane odasında yatan babasının bitkin yüzüyle karşılaşır. Çok mutlu geçen çocukluğunu anımsar babasıyla geçirdiği uyur-uyanık saatler boyunca. Çok üzülür, çok ağlar ve günlerce babasının elini hiç bırakmaz. Ama anlar ki, yaşamasını istediğiniz birinin elini sıkı sıkı tutmak, onun bu dünyadan ayrılmasını engellemek için yeterli değildir.
Aylar sonra kahramanımız bir başkasına deliler gibi aşık olunca, dolu dizgin bir ilişkinin içinde bulur kendini. Bu durum zamanla onu çok rahatsız etmeye başlar. Eşi Turgut’a gerçekleri açıklayamaz, ne evliliğini bitirmek ne de sevgilisi Fuat’tan ayrılmak ister. Sancılar, kararsızlıklar, kısır döngüler içinde, ayağı yere basmadan uzun bir zaman geçirir. Eşine gerçekleri anlatıp anlatmamakta o kadar kararsız kalır ve aynı şeyleri o kadar çok tekrarlar ki, bu bölüm benim en çok sıkıldığım ve kitabın büyüsünün bozulduğunu hissettiğim bölüm oldu.
Nihayet tüm cesaretini toplayıp eşine ilişkisinden bahseder. Onunla beraber olduğunu, hatta çocuk aldırdığını bile anlatıverir bir çırpıda. Eşinin bu durumu çok önceden anladığını ama aklı başına gelmesi için sesini çıkarmadığını söylemesi üzerine daha da yıkılır.
İsrarla, ayakları yerden kesilmiş olarak yaşamayı tercih eden kahramanımız, eşinden ayrılır ama aşık olduğu adamdan (Fuat) kopamaz. Bu oyun böyle sürer gider. Ta ki, Fuat’ın idam edildiğini haber aldığı o sabaha kadar…
Alıntılar:
“O zaman bilmiyordum ama şimdi anlıyorum ki, hayatımızda bir yerde, anlaşılmaz biçimde bize gelen bir duygu sonradan hep bizimle kalıyor.”
*****
“Bir konuda fazla düşünürseniz, hiçbir şey yapamazsınız.”
*****
“… Ama anlamadıkları şuydu: Bazı insanlar hayatlarını kendi istedikleri gibi kurarlar. Geri kalanlarsa onların yaptıklarını birbirlerine anlatıp dururlar. Ben başkalarının hayatlarını anlatarak ömrümü geçirmek istemedim. Varsın başkaları benim hayatımı anlatsın. Bana, kocama bağlı olduğum için mi saygı duyacaklardı? Kurallara karşı gelmedim diye mi? Onlar arkamdan konuşmasınlar, birbirlerinin kulağına bire bin katıp beni anlatmasınlar diye bütün hayatımı onların istediği gibi mi geçirecektim?
Tabii ki yapmadım. Umrumda da değildi zaten.
Hiç değer vermediğim insanların benim için ne
düşündüğünden bana ne?!
Vız gelir bana!”
*****“Sözcükler böylesine güçlü mü?
Evet sahiden de güçlü. Bütün o hayatlar silinip gidiyor,
yapılanlar unutuluyor. Hatırlanması imkansız sayısız andan, gündelik hayatın
içindeki tanımsız duygulardan, sürekli yenilenen, yenilenen ve bütün o eski
suretlerini geçmişte bırakan koskoca bir ömürden geriye bir tek sözcükler
kalıyor.”
*****Yazar: Kürşat Başar
Everest Yayınları
Sayfa sayısı: 508
6 Ocak 2012 Cuma
ADI: AYLİN
Tarihe baktım da, 6 aydır bloğuma yazamamışım. Malum,
eve yeni bir kuzunun daha gelişiyle iki çocuklu olmak, büyük bir sevincin
yanında yoğun günleri de beraberinde getirdi. Sil baştan, tüm düzenimi tekrar
oturtmaya çalıştım. Kah yetiştim, kah yetişemedim. Ama zaman geçtikçe gördüm
ki, afacanlarım kendilerine göre bir uyku düzeni oturttular. Böyle olunca gece
belli bir saatten sonra boş zaman yakalamaya başladım. Eşimle beraber sinema
keyfi yapabilmek ve sessizlikte kitap okuyabilmek, ancak çocuklar uyku düzenine
kavuşunca oldu. Bu kitabımı da bu şekilde bitirebildim. Sanırım zamanla daha da yoluna girecek. Bunları neden yazıyorum? Mail kutuma gelen “neden artık yazmıyorsun, özledik” diyen içten maillerinize cevaben tabii ki. Hepinize çok teşekkür ederim.
Adı Aylin, önceden de okuduğum ve çok etkilendiğim bir kitaptı. Buraya yazmalı şimdi. Zaman geçip de hafızam zayıflayınca okuyup hatırlamak fena olmaz öyle değil mi?
Yazar, kahramanımız Aylin Devrimel’in hayatını anlatıyor. Nefes nefese, oradan oraya koşuşturan, azimli, inatçı, başarılı bir kadını… Aylin Devrimel’in ailesi ve arkadaşları dahil yüzlerce kişiyle konuşarak bilgi toplamış ve kitabı öyle oluşturmuş.
Aylin Devrimel, Amerikan Kız Koleji’ni bitirdikten sonra, eğitim için Paris’e gider. İyi kalpli, alçakgönüllü, zeki, hırslı, insan ve yaşam sevgisiyle dolup taşan, “tatlı kaçık” bir hatundur. Annesini 23 yaşında kaybedince çok sarsılır. Bu kayıp, hayatındaki dönüm noktalarından biri olur. Kız kardeşi Nilüfer en büyük destekçisidir artık.
Ablasının tüm itirazlarına rağmen, Paris’te tesadüfen tanıştığı bir Libya prensiyle evlenir. Evliliği yürümez. Kitabın bence en heyecanlı, en soluk kesen yeri bu bölümdü. Prens, Aylin’i odaya kilitlemeye ona hapis hayatı yaşatmaya başlayıp tüm özgürlüğünü elinden alınca ablası Nilüfer yetişir imdadına. Gizlice yaptırdıkları bir yedek anahtar sayesinde bir gece bulunduğu yerden kaçmayı başarır ve Nilüfer ve eşi tarafından yurt dışına çıkarılır. Boşanmayı israrla reddeden prens, uzun uğraşlar sonucunda boşanmak zorunda kalmıştır.
26 yaşına geldiğinde onun deli dolu halini bilenlerin tüm karşıt fikirlerine rağmen, tıp okumaya karar verir. Ona göre, ne yaşı engeldir senelerce tıp eğitimi almaya, ne de başka bir şey.
İsviçre’de girdiği tıp fakültesini başarıyla bitirip, mezun olunca New York’a taşınıp orada Psikiyatrist olarak çalışmaya başlar. Mesleğinde o kadar başarılı olur ki, ünü hızla yayılır ve pek çok hastası olur kısa zamanda. Olup bitenleri yakın çevresi hayretler içinde izlemektedir.
Aylin, iş hayatında gösterdiği başarıyı evlilik hayatında gösteremez, dört evliliğinde de hüsrana uğrar.
Çocuk sahibi olmayı çok istemesine rağmen yaşadığı düşükler sonucu çocuğu olmayınca, bu duruma çok üzülen Nilüfer, kızı Tayibe’yi Aylin’in yanına gönderir. Evlat hasretini bir nebze de olsa giderir Aylin böylelikle.
Deli dolu, uçarı kahramanımız, dördüncü evliliğinden sıkılınca, eşine Amerika’ya gitmek istediğini söyler. Bu gidiş, iki yıllığına olacaktır ve iki yıl sonra geri geldiğinde her şey kaldığı yerden devam edecek sanır. Eşi Joe, durumu eşinin gelip geçici heveslerinden biri olarak görür önce ama işin ciddiyetini anlayınca Aylin’in gitmesine şiddetle karşı çıkar. Hiç kimseyi dinlemediği gibi, onu da dinlemez ve soluğu Amerika’da alır Aylin. Çok çalışıp, uzun uğraşlar sonucunda Amerikan ordusunda subay olmayı başarmıştır. Kitabın burası apayrı bir heyecan konusu.
Ordudaki çalışmaları sırasında, birinci yılın bitiminde eşi Joe ona boşanmak istediğini bildirir. Aylin işte bu haberle yıkılır, büyük bir bunalıma sürüklenmeye başlar ve kendini koca bir boşluğun içinde bulur. Durumu kabullenmek istemez. Boşanma dilekçesini imzalamaz. Amacı, gururunu bu kadar ayaklar altına alan bir adamı son kerteye kadar uğraştırmaktır.
Günden güne çok durgunlaşır. Yerinde duramayan, yaşama sevinciyle dolu o kadın gitmiş, yerine bambaşka biri gelmiştir. Yakınları bu duruma çok üzülür ama ellerinden bir şey gelmez.
Nihayetinde, bir gün evinin bahçesinde “kimsenin sebebini anlayamadığı bir şekilde” (57 yaşında) ölü bulunur.
Hayatı çok hızlı yaşayan Aylin’in ölümü de çok hızlı olmuştur.
“Aylin Radomisli Cates, 19 Ocak 1995 Perşembe günü, evinin bahçesinde, o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu. Üstünde ve etrafta nasıl öldüğüne dair hiçbir iz yoktu. Bir hırsızın saldırısına uğramamıştı. Bir katille boğuşmamıştı. Elbisesi yırtılmamış, tırnakları kırılmamış, saçı başı dağılmamıştı. Çorapları bile kaçmamıştı. Arabası, dümdüz avluda, aklın almayacağı bir nedenle kayarak, dört parmak yüksekliğindeki seti atlamış, meyil aşağı inmiş, ön tekerlekleri yolda, arka tekerlekleri duvara takılı durmuştu. Aylin, arabanın altına çaprazlamasına girmiş, sırtüstü yatıyordu.
Zengin ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede, yerel polis ve yerel yöneticiler, Bedford’un adını polisiye bir olaya bulaştırmamak için dosyayı apar topar denilebilecek bir hızla kapattılar. Teşhis “Freak Accident”, yani "Garip Bir Kaza" idi.
Ailesi özel dedektifler tutarak olayın üstüne gitti. Hatta MİT’in bile bir araştırma yaptırdığı söylentisi oldu. Ama, ölümü üzerine verilen ilk raporların dışında hiçbir bulgu elde edilemedi.”
Alıntılar:
Laurie (Aylin’in psikiyatristlik yaptığı dönem hastalarından biri) yepyeni açılarla bakmayı öğreniyordu dünyaya. Aylin’in kitabında kötü, günah, ayıp diye kavramlar yoktu. İnsanlar dünyaya başlarına gelebilecek şeyleri yaşamak için geliyorlardı. Her şey gelebilirdi başlarına. Bu nedenle hoşgörülü olmak şarttı. Ayıplamak, kınamak yanlıştı.
Aylin bir gün Laurie’ye,
“Kimseyi kırmamak, üzmemek şartıyla istediğin her şeyi dene. Bir gün çekip giderken, geride ne aklın kalsın, ne de senin yüzünden kırılmış bir yürek” demişti bir keresinde.
“Senin kırdığın yürek hiç yok mu?!”
“Olmaz olur mu. Bir sürü.”
“Eee kendi yapamadığını bana niye satıyorsun?”
“ Lafa bak. Kendim çalamıyorum diye, piyano dinlemem yasak mı yani?” demişti Aylin.
* * * * * * *
“16 Kasım 1992’de, aldığı terfiyle Yarbay Doktor Aylin Radomisli, Reynolds Army Community Hospital’ın psikiyatri Bölümü’nün başına getirilmişti. Başında bulunduğu bölümde, Körfez Savaşı’ndan depresyon uykusuzluk ve uyumsuzluk şikayetleriyle dönen askerler için, o güne kadar ordunun sadece Alaska’da kullanmış olduğu IŞIK TERAPİSİNİ devreye sokmak istiyordu.”
* * * * * * *
Arka kapakta Ayşe Kulin şöyle diyor.
“İşte bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili Paşa’ya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin Devrimel’in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.”
Kitabı soluk soluğa okuduktan sonra, “Hem de ne fırtına!” diyesim geliyor bu söze…
# #
Yazar: Ayşe Kulin
Remzi Kitabevi
19. Basım
Sayfa sayısı: 328
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
